GündemYazılar

FETO’NUN ARMAĞAN’I

 

Yıllardır her türlü mecrada bilen bilmeyen herkes konuşur durur. Kimilerine göre Lozan bir zafer kimilerine göre ise bir hezimettir. Ben çok fazla bu tarz polemiklere girmeyi sevmem çünkü güncel siyasi meselelere meze yapılan tarihi konular ne yazık ki ciddiyetten uzak bir şekilde tartışıldığı için bu tartışmaları doğruyu bulmak için değil de tartışanların siyasi mensubiyetine göre akılları sıra yaptıkları laf yarışında zafer kazanma çabası olarak görürüm. Bu sebeple de uzak durmaya çalışırım bu gereksiz tartışmalardan. Ancak fikrimi soracak olursanız Lozan Antlaşması bir zaferdir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu niteliğindedir. Bunu kabul etmeyenlere de bunu anlatmaya çalışmakla kaybedecek vaktim yoktur. Zira en basit yöntem olarak Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilen Sevr Antlaşması ile Lozan Antlaşması’nı sadece ülke sınırları açısından karşılaştırmak bile yeterlidir kanaatimce.

Gelelim asıl meseleye! Madem bu polemiklerden hoşlanmıyorum neden bugün Lozan’ı konu edindim. Bugün Lozan’ı konu edinmemin sebebi Mustafa Armağan isimli Edebiyatçıdır. Evet yanlış okumadınız Edebiyatçı dedim çünkü kendisi Edebiyat bölümü mezunudur. Tarihçi değildir ama onu herkes tarihçi zanneder. Güzel ülkemin gariplikleri işte…

Dün Mustafa Armağan isimli edebiyatçı twitter isimli sosyal medya organında bir tweet atmış ve demiş ki: “Sultan Abdülhamid Mısır’ı İngilizlere peşkeş çekti diyenler, iyi bakın. Ülke tapularını törenle dağıttığımız Lozan’a kadar Mısır bizimdi. Lozan’dan 24 yıl önce İskenderiye caddelerinde dalgalanan Türk bayrağı Beyoğlu’ndakilerden fazlaydı”

Birde fotoğraf dahil etmiş tweet’e, arzu edenler gidip bakabilirler.

Mustafa Armağan isimli edebiyatçı Mısır’ın Lozan’da verildiğini düşünüyor. Peki tarihi süreçte bu düşüncenin bir karşılığı var mı? Yoksa Mustafa Armağan başka bir şey mi denemeye çalışıyor? Bir bakalım Mısır’a neler olmuş?

Mısır, Osmanlı Devleti adına Yavuz Sultan Selim tarafından 1517 Ridaniye Savaşı ile bir başka Türk devleti olan Memlüklerden ele geçirildi ve Mısır, Beylerbeyliği olarak Osmanlı hakimiyetinde varlığına devam etti. Tam 281 yıl sonra 1798’de Napolyon Bonapart, İngiltere’ye karşı Fransa’nın doğudaki haklarını korumak adına Mısır’ı işgal etti ve Osmanlı Devleti, İngilizlerin de desteği ile ancak 3 yıl sonra Fransızları Mısırdan çıkarabildi. Fransa’ya karşı verilen bu mücadelede ön plana çıkan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, eşrafında desteğiyle 1805’te Mısır’da hakimiyeti ele geçirdi.

Mehmet Ali Paşa, Mısır’da ciddi bir yapılanmaya giderek ekonomik ve askeri açıdan kendisini Osmanlı Devleti’nden daha iyi bir konuma getirdi. Bunun sonucu olarak Osmanlı Devleti, kendisine bağlı olan Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’dan Mora isyanını bastırması için yardım isteyecek duruma düştü. Mehmet Ali Paşa, Mora isyanını bastırsa da sonrasında yapılan barış görüşmelerindeki teklifleri Osmanlı Devleti kabul etmeyince Avrupalı müttefikler Navarin Baskını ile 1827’de Osmanlı – Mısır Donanmasını imha ettiler. Mehmet Ali Paşa, İngilizlerle anlaşarak Osmanlı Devleti’nin haberi olmaksızın askerlerini alarak Mısır’a döndü ve Osmanlı Devleti’nden kayıplarının telafisi olarak Suriye’yi istedi ancak bu isteği kabul görmeyince Suriye’yi işgal etti ve hızla Anadolu’ya girdi. Neredeyse Kütahya önlerine kadar gelmeyi başardı. Osmanlı ise bu dönemde Avrupalı devletlerden kendi valisi olan Mehmet Ali Paşa’ya karşı yardım alabilmek için bürokratik görüşmeler yapmakla meşguldü. Fransa, Mehmet Ali Paşa’yı destekliyordu çünkü onun Mısır’daki varlığı İngiltere’nin sömürgelerine giden yolda bir engeldi. İngilizler ise bu oyunu görüp izlemeyi tercih ediyordu. Ruslar bunu fırsat bilerek Osmanlı Devleti ile anlaştılar ve Rus donanması İstanbul Boğazı’na demirledi. Bunu gören Fransız ve İngilizler, Rusların Osmanlı Devleti’yle iyi ilişkiler kurmaması için hemen Mehmet Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Devleti’nin yanında oldular ve Osmanlı Devleti ile Mehmet Ali Paşa arasında 1833’te Kütahya Antlaşması imzalandı. Ruslar ise yaptıklarının karşılığını almak için, Osmanlı Devleti ise kendisini daha güvencede hissetmek için aralarında saldırmazlık ve yardımlaşma antlaşması olan 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması’nı imzaladılar.

Ardından geçen yıllarda Mehmet Ali Paşa devamlı bağımsızlığını ilan etmek istese de İngiltere ve Fransa’nın işine gelmediği için bu isteği reddedildi. Çünkü Mısır’da güçlü bir Mehmet Ali Paşa yerine güçsüz bir Osmanlı Devleti, Avrupalıların işine geliyordu. Mehmet Ali Paşa’nın bağımsızlık istekleri Osmanlı Devleti’ni rahatsız ettiği için 1839’da son kez iki ordu Nizip’te karşı karşıya geldi ve Osmanlı Devleti, bir kez daha Mehmet Ali Paşa’ya yenildi. Avrupalı devletlerin arabuluculuğu ile 1840 Londra Antlaşması ile Mısır’ın idaresinin Mehmet Ali Paşa ve soyundan gelenlere verilmesine karar verildi.

Mehmet Ali Paşa’nın ardından gelenler Osmanlı Devleti’nin isteği ve onayı olmamasına rağmen İngilizlere Kahire – Süveyş demiryolu yapımı için tavizler verdiler. Ardından Fransızlara Süveyş Kanalının yapımı için tavizler verdiler. Avrupalı devletlerden alınan çok yüksek miktarlarda borçlar ödenemeyince Süveyş Kanalının hisselerini İngilizlere satmak zorunda kaldılar ve en son Duyun-u Umumiye’nin kurulmasıyla Mısır’ın gelirleri yabancıların kontrolüne geçti. Mısırlılar, İngilizlere karşı 1882’de ayaklandılar ancak İngilizler bu ayaklanmayı bastırdıktan sonra Mısır’ı işgal etti. Böylece Mısır’da, Mehmet Ali Paşa’nın iktidarı ele geçirdiği 1805’ten 1882’ye kadar Osmanlı yönetiminin sadece adı varken artık İngiliz işgaliyle fiilen ve tamamen Osmanlı yönetimi Mısır’da sona ermekteydi. İngilizler, Osmanlı Devleti’nin sonradan bölgeye gönderdiği yöneticilerle kendi istekleri doğrultusunda bazı antlaşmalar yaparak zaten Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmıştı ve nihayet Birinci Dünya Savaşı’nda, 1914’te İngilizler, tek taraflı olarak Osmanlı Devleti’nin Mısır’daki hükümranlık haklarını kaldırdı ve savaşın bitmesinin ardından 1922’de İngiltere tek taraflı olarak Mısır’ı bağımsız bir devlet olarak ilan etti.

Görüyoruz ki Mısır fethedildikten sonra gerçek anlamda 280 yıl kadar Osmanlı Devleti tarafından idare edilmiş. Sonrasında Kavalalı Mehmet Ali Paşa diye biri çıkmış Osmanlı Devleti’nin valisi olarak Osmanlı Devleti’nin başına olmadık dertler açmış ve sonra onun soyunda gelen ve Osmanlı Devleti’nin bölgeye gönderdiği yöneticiler İngilizlerle anlaşarak Osmanlı Devleti’nin Mısır üzerindeki hakimiyetini sorgulanır hale getirmişler. Son olarak ise Lozan Antlaşması’ndan 1 sene önce Mısır bağımsız bir devlet olmuş.

Mısır’ın bağımsız olmasından 1 sene sonra Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile malum devletler arasında imzalanmış ve Türkiye Cumhuriyeti ise 29 Ekim 1923’te kurulmuştur.

Bu durumda Mustafa Armağan isimli edebiyatçı ne yapmaya çalışmaktadır?

Mustafa Armağan isimli edebiyatçının en dikkat çeken yönü en başta edebiyatçı olmasına rağmen tarih ile ilgili yazmasıdır! Ardından yazdığı köşe yazılarında, kitaplarda, dergilerde, yaptığı TV programlarında kısacası bulduğu her fırsatta Mustafa Kemal Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kurucularına hakaret etmek ya da tarihi bilgileri tıpkı Mısır meselesi örneğinde olduğu gibi çarpıtarak insanların zihinlerini yalan yanlış bilgilerle doldurmaktadır. Bu cumhuriyet ve kurucuları Mustafa Armağan’a ne yapmıştır bilmem ama kendisi piyasaya çıktığı ilk günden beri adeta hayatını bu şekilde kazanmaya kendisini vakfetmiştir. Madem öyle kendisinin kariyerine bir bakalım.

Mustafa Armağan isimli edebiyatçının kariyerine bir göz attığımızda ilginç olaylarla karşılaşıyoruz. 1995 yılında FETO’nun gazetesi olan Zaman’da köşe yazmaya başlayan Armağan, aynı zamanda FETO’nun televizyonlarından biri olan Mehtap TV’de “Tarih Aynası” isimli bir program yapıyor. FETO’nun onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda yayın bölümü yöneticiliği yapıyor. FETO’nun düzenlediği Abant Platformu’nun seçkin davetlileri arasında yer alıyor. FETO’nun belkide en tehlikeli yönü olan “Dinler Arası Diyalog” projesi kapsamında “Diyalog Avrasya” dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapıyor. FETO’yu öven “Medya Aynasında Fethullah Gülen” ve “Diyaloğa Adanmış Hayat” isimli kitapları yazıyor.

Diyeceksiniz ki 17/25 Aralık milat olarak belirlendi ve bütün bunlar ondan önceydi o yüzden bunların bir kıymeti harbiyesi yok. Diyelim ki öyle ancak Mustafa Armağan 17/25 Aralıktan sonra yazdıklarıyla da dikkat çekiyor!

O dönem henüz başbakan olan sayın Cumhurbaşkanımız 17/25 Aralık sonrasında FETO’yu hedef alan bazı konuşmalarında FETO ve cemaati hakkında “haşhaşi, virüs, sülük, maşa, ihanet şebekesi” gibi tanımlamaları kullanması üzerine; 17/25 Aralık 2013’ten sonra 15 Ocak 2014’te Mustafa Armağan’ında içinde bulunduğu bazı sözde aydınların Zaman gazetesine verdikleri tepki dolu röportajlarda Mustafa Armağan, sayın Cumhurbaşkanımıza şöyle sesleniyor: “Zaman zaman dışarıdan yardımda alan bir cinayet şebekesi ve eli kanlı örgüt olarak on yıllarca Sünni İslam alemine darbe üstüne darbe indirmiş bulunan Haşhaşilerin yaptıklarını Hizmet Hareketi mensuplarına yakıştırmak anakronizme düşmek bir yana hakkaniyetle bağdaşmamaktadır.”

Ancak bu söylemlerine rağmen nedendir bilinmez kendisine bir şey olmuyor ve Zaman gazetesinden ayrılıp bugün hala Yeni Şafak gazetesinde köşe yazmaya devam ediyor ve bu edebiyatçımız “Derin Tarih” isimli bir derginin genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

Ülkemize ne yazık ki “TÖVBELİ FETOCU” diye bir kavram oluştu. Zannederim ki kendisi de bu grubun içerisinde. En azından öyle görünüyor. Ancak geçmişteki yazıları ve söylemleriyle tövbe ettikten sonraki yazıları ve söylemleri arasında bir fark göremiyorum. Dolayısıyla sadece taraf değiştirmiş olmak yetmiyor. İnsan biraz ortaya koyduklarıyla da değiştiğini belli etmeli. Aksi halde samimiyetinin sorgulanması elzem hale geliyor. Okurlarımızı bu ve bunun gibi şahısları ciddiye almamaları konusunda uyarıyorum. Tarih, siyasete meze olmasın! Böyle edebiyatçılarda tarih yazıp konuşmasın ki gerçekler ortaya çıksın.

Mehmet Caner Çavuş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu