TarihYazılar

Feto’nun Birinci’si

 

Asıl adı Niyazi Birinci. Sizler onu Yavuz Bahadıroğlu olarak tanıyorsunuz. Bir önceki yazımda “Feto’nun Armağan’ı” başlığıyla bahsettiğim Mustafa Armağan ile birlikte bir TV kanalında güya tarih konuşuyorlar. Hatta tarihin bilinmeyenlerini konuşuyorlar. Hatta bugüne kadar söylenilmeyenleri falan söylediklerini zannediyorlar. Ne yazık ki toplumumuzda bu vatandaşların anlattıklarına inanıyor. Tekrar uyaralım inanmayınız! Çünkü bu vatandaşlar tarihçi değiller.

Gelelim neden bu hafta Yavuz Bahadıroğlu hakkında yazdığıma.

Said Nursi olarak tanınan zatın başını çektiği Nurculuk olarak adlandırılan bir dini yapının içinden gelen bir isim Yavuz Bahadıroğlu. Birçok tarihi romanı var ve aynı zamanda gazeteci ama asla tarihçi değil. Kendisi romanlarında bizlere, doğru olduğunu zannettiği ya da bilerek ve isteyerek çarpıttığı birçok tarihi olayı kendi hayal gücüyle süsleyerek anlatıyor. Bu romanlarda çok açık bir şekilde kendi fikrini size dramatik bir şekilde aktararak sizleri kendi safına çekmeye çalışıyor. Üç ana kategoride eserlerini değerlendirecek olursak şu şekilde bir sonuç ortaya çıkıyor:

  • Said Nursi’yi ve Nurculuğu övmek ve insanları kendi meselesine inandırmak ya da en azından yakın hissettirmek.
  • Osmanlı Devleti’ni tarihi objektiflikten uzak bir şekilde övmek, yüceltmek ve bu yolla günümüz Türkiye’sini küçümsemek.
  • Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı.

Özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve Cumhuriyet’in ilk dönemleri, hele ki Atatürk ve İnönü mevzu bahis olunca yazdıklarıyla ve anlattıklarıyla gerçekten beni hayrete düşürüyor. Bir gazetecinin kendi hayal dünyasından esinlenerek yazdığı ve anlattığı şeyler gerçekten üzücü. Son olarak ise 6 Ekim’de attığı bir tweet ile tekrar tepkileri üzerine çekti. Merak edenler kendisinin twetter adresinden bakabilirler ancak kısaca anlatmak gerekirse:

Söz konusu bir fotoğraf ve bu fotoğrafta İngilizler, Milli Mücadele’nin kazanılması ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından İstanbul’u terk ederken bir Türk askeri İngilizler’e gülümseyerek onları uğurluyor. Yavuz Bahadıroğlu ise bu fotoğrafı “Ne kovduk herifleri ama…” şeklinde bir not düşerek yayınlıyor.

Yavuz Bahadıroğlu aslında şunu söylemek istiyor: “İstanbul’u işgal eden bu İngilizler nasıl oldu da tek bir kurşun bile atmadan İstanbul’dan çekip gittiler? Lozan Antlaşması’nda nasıl tavizler verildi acaba? Ayrıca ne bu İngiliz severlik kardeşim? Adamları böyle tebessüm ederek gönderdiğimize göre kim bilir neler neler vadettik gizli kapılar ardında!” demek istiyor ama bunu demek yerine fotoğraftaki Türk askerini tiye alarak geçiştiriyor. Hatta belki Atatürk’ün İngiliz ajanı falan olduğunu bile iddia edecek ama edemiyor. Çünkü Atatürk’e hakaretten yargılandı fakat neyse ki beraat ettirildi.

Ne yazık ki Yavuz Bahadıroğlu çok uzun zamandır bu tarz düşüncelere sahip ve insanları da bu düşüncelere inandırmaya çalışan eserleri ve konferansları mevcut. Fakat kendi hayal dünyasında bu fotoğraf üzerine kurguladığı düşünceler bu sefer sert bir kayaya çarptı. İşte o sert kaya kim derseniz söyleyeyim. Yavuz Bahadıroğlu’nun tiye aldığı o fotoğrafta İngilizleri gülerek geldikleri yere geri gönderen Türk askeri yani Selahattin Adil Bey.

Selahattin Adil Bey ömrünü Türk milletine adamış bir Türk askeri. Milli Mücadele’nin ardından yapılan Lozan Antlaşması sonucunda ülkelerine geri dönen İngiliz askerlerini uğurluyor. Çünkü Sultan Vahdettin’in imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından Çanakkale’yi düşmana teslim etmek zorunda kalan Selahattin Adil Bey olmuştu. Mustafa Kemal Atatürk, bunu bildiği için özellikle İstanbul’u düşmandan teslim almak üzere Selahattin Adil Bey’i görevlendirmişti. Selahattin Adil Bey’in yüzündeki derin tebessümün sebebi ise muhtemelen hayatını adadığı milletin kazandığı büyük zafer sonrasında düşmanı ülkesinden kovuyor olmanın verdiği mutluluk olsa gerek. Ancak bu mutluluk ve getirdiği derin tebessüm Yavuz Bahadıroğlu’nun zoruna gidiyor.

Tam da burada Yavuz Bahadıroğlu’na soruyorum. Hayatınızı “İngilizler tek bir kurşun atmadan İstanbul’u neden terk etti?” sorusu üzerinden kazanan birisi olarak hiç düşündünüz mü? İngilizler tek bir kurşun bile atmadan İstanbul’u nasıl işgal etti? Bu vahim olayda Sultan Vahdettin’in Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamasının ne kadar etkisi var? Bunu bile bile Mondros Ateşkes Antlaşması neden imzalandı?

Yavuz Bahadıroğlu düşünedursun biz Selahattin Adil Bey’i biraz daha tanıyalım.

1882’de doğan Selahattin Adil Bey 1902’de Kurmay Yüzbaşı oldu. 1911’de Trablusgarp’ta başlayan cephe hayatı 1912’de Balkan Savaşı, 1914’te I. Dünya Savaşı, 1919’da Kurtuluş Savaşı ile devam etti ve 1922’ye kadar sürdü. Çanakkale’yi düşmana teslim etmiş olmanın burukluğunu hep içinde yaşadı ve talih Türk milletinin yüzüne güldüğünde İstanbul’u düşmandan teslim alma görevi ile bu burukluğu büyük bir kıvanca dönüştü.

Cepheden cepheye koşan bu büyük asker Mehmet Akif’in Çanakkale Mahşeri adlı şiirinde “Bedrin Arslanları ancak bu kadar şanlı idi” diyerek tarif ettiği askerlerin en önemli komutanlarından biriydi. Sırtını cepheye yaslamış göğsünü ise İngiliz askerlerine germiş vatanına siper etmişti. Elde ettiği başarılar devlet tarafından da kabul görmüş ve Selahattin Adil Bey, Mecidiye Nişanı, Osmaniye Nişanı, Harp Madalyası, Liyakat Madalyası, İmtiyaz Madalyası ve İstiklal Madalyası ile onurlandırılmıştı.

Bir düşünün hayatınızı adadığınız milletin en mutlu gününde kazanmış olmanın verdiği kıvançla düşmanı ülkenden kovuyor olduğun için ve İstanbul gibi bir şehri düşmandan teslim alma görevi sana verilmişken, bu sebeple haklı olarak derin bir tebessüm ettiğiniz anda çekilen bir fotoğrafı alıp yıllar sonra bir hainden bahseder gibi sizden de bahsedilse ne hissederdiniz?

Atatürk düşmanlığı yapmak için ya da Lozan Antlaşması’nı töhmet altında bırakmak için, bu millete böyle önemli hizmetlerde bulunmuş bir komutanın bu şekilde ahlak dışı bir yolla itibarının iki paralık edilmek istenmesi nasıl bir aymazlıktır?

Kendi tarihine, geçmişine bir insan neden bu kadar düşman olur? Anlamak mümkün değil. Burada bize düşen görev bu vatandaşların meydana getirdiği tahribatı ortadan kaldırmak ya da en aza indirmektir. On hayat daha yaşasa Selahattin Adil Bey’in bu millet için bir ömürde başardıklarını başaramayacak olanlara karşı Selahattin Adil Bey’i ve silah arkadaşlarını savunmak boynumuzun borcudur.

Son olarak şunu da ekleyelim. Yavuz Bahadıroğlu, Nurculuk dediğimiz, Said Nursi’nin başını çektiği dini yapının içindeki bir isim demiştik. Feto’da aynı dini yapının içinden çıkan bir kol ve uzun yıllar birbirlerinden beslendiler. Bu beslenmede Yavuz Bahadıroğlu’nun da eserleri ve konferanslarıyla payı büyüktür. Fakat biliyorsunuz ki Feto ile mücadelede 17/25 Aralık 2013 tarihi milat olarak görülüyor. Bu bağlamda Yavuz Bahadıroğlu’nun da bu süreçte Feto ile olan bağlarını kopardığını görüyoruz. Yine de Feto ile hiç bağı olmayan biri olarak bu durumu dahi eleştirmeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Kendisinin 17/25 Aralık 2013 öncesi Feto ile ilgili müspet röportajlarını isteyenler bulabilirler. Ayrıca 6 Şubat 2014’te verdiği bir röportajda Feto tarafından kitaplarının yasaklanmasıyla aralarındaki soğukluğun başladığını da bizzat kendisi ifade ediyor. Yani konunun pek 17/25 Aralık ile bir ilgisi yok.

Fazla uzatmayalım. Varlığını herhangi bir cemaate borçlu olmayanlar olarak, sırtını Türk toprağına yaslayanlar olarak, göğsünü hainlere karşı gerenler ve vatanına siper edenler olarak hep vardık bundan sonra da var olacağız.

Keyifli okumalar…!

Mehmet Caner Çavuş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu