İlahiyatKültür - MedeniyetYazılar

Kur’an’a Vakfedilmiş Bir Hayat

 

 

İnsanlar ömürlerini herhangi bir iş, bir uğraş veya bir meslek uğruna harcarlar. Belki seçtiğiniz belki de seçmediğiniz bir olgunun içerisinde bir bakmışsınız ki ömür bitmiş.

Kur’an dinlemeyi ve okumayı naçizane çok severim. Hatta bilenler bilir ki arabamda da her zaman seçkin hafızların cd’lerinden oluşan bir listem vardır. Herhangi bir yol esnasında açar sürüklenir giderim. Bir de işinin ehli musikişinas ve tilaveti düzgün bir hafız ise içim sürüklenir durur.

Elhamdülillah. Kur’an’a dair içerisinde çok geniş saygı barındıran bir coğrafyanın evlatlarıyız. Hatta eskilerden şöyle duymuşumdur: “Kur’an Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” Ben buna ek olarak İstanbul’da da çok iyi okunduğunu düşünenlerdenim. Hatta Kur’an okuma konusunda iki tavır öne çıkmıştır dünyada. Biri Arap tavrı, diğeri de İstanbul tavrı.

İstanbul tavrının sayısız temsilcisi mevcut muhakkak. Sayısız önemli kari (okuyucu) geldi geçti şu yeryüzünden. Ve çok azı gök kubbede hoş sada bırakabildi.

Bunlardan biri de binlerce okuyucu ve hafız yetiştirmiş merhum reis-ul kurra Abdurrahman Gürses idi.

Kur’an’ı tüm okuyuş tarzları ile okuyabilenlere kurra hafız deniz. Ve düşünün ki bir de kurraların reisi vardır. Reis-ül kurra’lık bir manevi makamdır. Ve yaşayan reis-ül kurra vefat ettiği zaman bir başkasına devredilir.

Abdurrahman Gürses’in bugün vefatının 21. sene-i devriyesi.

Abdurrahman Gürses doksan yıllık ömrünü Kur’an hizmetine adamıştır. İstanbul-Arap tavrı karışımı tilavetiyle kendisine has bir okuyuş geliştirmiş ve Türkiye’de bu alanda bir ekol olmuştur. Gönlü Kur’an-ı Kerim’e ihtiramla dolu bir kişidir.

Sesinin güzelliği ve ahlakıyla sivrilmiş olan hocaefendi’nin şöhreti tüm Anadolu’ya yayılmıştı ve okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlemeye Anadolu’dan gelenler oluyordu. Uluslararası Kur’an-ı Kerim yarışmasında birçok kez jüri üyeliği yapan Abdurrahman Gürses hocaefendi, çeşitli ülkelerde de Türkiye’yi temsil etmiştir. 1979 yılında emekli olduktan sonra, Haseki Eğitim Merkezi’nde kıraat dersleri vermiştir. Gönenli Mehmet Efendi’den sonra “reisü’l-kurra” unvanı almış ve ölümüne kadar bu görevini sürdürmüştür.

Binlerce talebesi yetişti hocanın. Merhum İsmail Biçer’in tilavetlerini muhakkak dinlemişsinizdir. Hala günümüzde ekol olarak kabul edilen ve ses kayıtları imam-hatip liselerinde ve kıraat ilminde ders olarak okutulan biçer hoca da elim bir trafik kazasında vefat etmişti.

Bir gün bir meclise davet edilmişti. Tam Kur’an’ı Kerim tilavetine başlamak için besmele-i şerif çektiğinde kulağına biri eğilerek “hocam çok uzun olmasın, konuşmacılar var.” dedi. O anda hiç tilavete başlamadan “sadakallahul aziym” diyerek bitirdi hoca. Ve “kul kelamının Allah kelamından daha değerli tutulduğu bir mecliste Kur’an okumam!” diyerek derhal oradan ayrıldı. Heyhat! Ne seciye!

 

 

Talebelerinden Fatih Çolak hoca, Abdurrahman Gürses hoca ile ilk dersini şu şekilde anlatıyor:

“Necati hoca bana dedi ki: ‘bundan böyle dersini hocaefendi (Abdurrahman hocayı kastederek) dinleyecek evladım.’ çok şaşırmış ve heyecanlanmıştım. Abdurrahman hocaefendi’ye talebe olmak… nasıl okuyacaktım, ne diyecekti, acaba bu işi başarabilecek miydim? Bu ve benzer sorular zihnimi meşgul etmeye başladı. Ertesi gün benim için çok zor bir gün olacaktı. Ertesi gün Abdurrahman hoca öğle namazına yarım saat kala kursa geldi. Kendisini ilk defa o gün gördüm. Takım elbisesi, kravatı ve fötr şapkasıyla dikkatimi çekmişti hoca. Çok şık giyindiği belliydi. Yüz hatları ve bakışları, sert mizaçlı biri olduğu kanaatini uyandırıyordu insanda. Yanına yaklaşılamaz ve konuşulamaz dedirtiyordu âdeta… abdest alıp mihraba geçti. Cübbe ve fesiyle bütün heybeti ve ihtişamı üzerindeydi. Namazı kıldırdıktan sonra aşr-ı şerif okudu. Muhteşem bir kıraatti. Okurken hissediyor, yaşıyordu ayetleri sanki. Kıraat esnasında verdiği nefes aralıklarında etrafa bakıyor, bir sağa bir sola dönüyor, sanki bir manevi âlemden bir başkasına gidip geliyordu. Tam bir Kur’an kıraati.

Namazdan sonra tekrar kursa geldi. O güzel kıraat belli ki yormuştu hocayı. Makamına geçti ve bir süre nefeslendi. Necati hoca bana işaret edip hocanın yanına gelmemi istedi. Huzuruna vardım ve elini öptüm. ‘size bahsettiğim Erzurumlu genç, efendim!’ dedi Necati hoca. ‘öyle mi!’ dedi hocaefendi. ‘otur şöyle evladım.’ diye ekledi. Sordu sual etti. Erzurum’dan, orada birkaç talebesinin olduğundan bahsetti. O gün bana son söz olarak ‘yarın sûre-i leyl’i bana okuyacaksın, şimdi gidebilirsin.’ dedi hocaefendi ve ben ertesi gün ‘bed-i besmele’ ederek kur’an hayatımın en önemli safhasına başlamış oldum. Artık resmen Abdurrahman Gürses hocanın talebesiydim. İlk ders döneminin bir buçuk ayı Necati hoca, bir ayı da Abdurrahman hocaefendi ile geçmişti. İki buçuk ayın sonunda yaz tatili bitti ve ben okul için erzurum’a geri döndüm.”

 

Gürses hoca 90 yıllık ömrünü adeta Kur’an’a vakfetmiş idi. Ömrünün her alanı Kur’an ile iç içe ve o ahlakta idi. Sadece okumaz aynı zamanda yaşardı. Onu görenler ona baktıkları zaman Kur’an ahlakının bir insanda nasıl tecelli ettiğini adeta hissederlerdi.

Gittiği meclislerde, İstanbul’un salatin camilerinde tilavetleriyle kalpleri yumuşatırdı. Anadolu’nun çeşitli illerinden İstanbul’a onu dinlemeye gelenler olurdu.

Ve ardından birçok önemli isim geldi. Bugün hala İstanbul’da kıraat dersleri veren Fatih Çolak hoca Gürses’in talebesidir. Merhum İsmail Biçer aramızdan erken ayrılmış olsa da o da hala aynı karakter ve büyüklük ile anılmaktadır.

Mehmet Çevik, Ramazan Pakdil, Mehmet Sevinç, Mustafa Demirkan ve daha hala bu gün dahi hizmette olan bir çok üstad…

Büyük bir iklim oluşturmuştu hoca adeta.

Bugün dahi hayatına baktığımız zaman Kur’an’a vakfedilmiş bir ömür görüyoruz.

Vefatının sene-i devriyesinde hocayı rahmet ve minnetle anıyor, ekolünden yürüyen talebelerine de uzun ömürler diliyorum.

Yakup Kaya

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu