Kudüs Bizim Neyimiz Olur ?

 

Bu yıl da maalesef Kudüs’te İsrail’in yaptığı insanlık dışı muameleler ile yaşamını yitiren onlarca Filistinli sivil insanlara ÜZÜLMEK ZORUNDA kaldık. Çünkü bu zulüm on yıllar boyunca sürekli gerçekleşen bir döngüye dönüştü ve yine maalesef her defasında yapanın yanına kar kaldı.

20. Yüzyılın en kronik sorunlarından biri haline dönüşen bu açmazın en büyük sorumlusu İsrail Devleti olmasına rağmen dünya devletlerinin ne hikmetse hiç bir yaptırım uygulayamaması ve bu sorunu adil bir şekilde çözememesi de ayrı bir tuhaflık…

Peki bunun sebebi nedir? 

Neden kimse İsrail’e “dur!” diyemiyor?

Neden Müslüman devletler bir yaptırım ya da Filistinli masum sivillerin haklarını korumak için ortak bir girişimde bulunamıyor?

Belki de bu yüzyılın çözülemeyen en büyük meselesinin çözümü bu soruların cevaplarında saklıdır.

Benim bu soruları cevaplandırma yöntemim konuyu yeni sorular üreterek açmaya çalışmak olacaktır.

Hadi başlayalım.

İlk önce şunu soralım kendimize: Dünyanın ekonomik düzeni nasıl bir sistemde işlemektedir?

Cevap: 19. yüzyılda iyice ete kemiğe bürünen ve gücünü sömürgecilikten alan malum ülkeler, kurdukları bu düzeni korumak için istedikleri gibi davranabilme hürriyetini de yine bu sistem vasıtasıyla garanti altına aldılar. Bu sistemi işler halde tutabilmek için güçlü ülkeler yaptıkları hiçbir şeyden sorumlu olmayacaklar.

Peki o zaman Uluslararası Hukuk, Kanunlar ne için var? 

Çok kilit bir soru değil mi? Bu sorunu da şöyle aşıyoruz. Kanunlar onu yaratanların düzenini korumak için varlardır ve onların istedikleri gibi bir dünya yaratmaları için kullandıkları bir araçtır. Böylelikle o kanun dediğin normları yaratan da yine o devletler olduğu için o kanunlar onları bağlamaz, yaptıklarını sınırlamaz. Bilakis kendilerine rakip olacak devletleri, ya da kurdukları düzene çomak sokmaya çalışan her türlü gücü engellemek için uygulanırlar.

Örnek vermek gerekirse; nükleer silahlar sadece başlıca devletlerin envanterinde mevcut. Başka devletler bunları edinmeye çalıştığında “uluslararası yaptırımlar” ile karşılaşıyor.

Türkiye, Kıbrıs’ta katledilen sivil halkı korumak için müdahale ederken sürekli silah yaptırımları, siyasi baskılar, uluslararası şantajlar ve ekonomik ambargolara maruz kalıyor ama İsrail sivil halkı katletmesine rağmen “meşru savunma hakkı” oluyor. Sorarsan her iki vakada da devletler aynı uluslararası hukuka tabi…

Örnekleri o kadar çoğaltabiliriz ki…

Görüldüğü gibi bu sistemin sadece ama sadece kendi çıkarlarını düşünen bir devlet modeli yaratarak dünyayı kendi çıkarlarına göre şekillendirmekten başka bir amacı yok. Hani o hep dillerde dolaşan “Dünya Barışı” var ya… Bunların istediği köleci düzene boyun eğersen olacak bir şey o. Yaptıklarına da güzel kılıf oluyor hani…

Yani ya sömürgeci olacaksın ya da sömürülen. Halk arasında bilinen adıyla Kapitalizm.

Biz bu sistemi hep siyasi krizlerde tartışıyoruz ama aslında bu sistem tamamen ekonomi üzerine kuruludur.

Bunu bir distopya ile anlatmaya çalışırsak dünya bir köy olacak ve o köyün marketi, manavı, zücaciyecisi, tuhafiyecisi, nalburu da ABD ve onun izin verdiği devletler olacaktır. Birileri kamyonetle gelip köylüye domates, karpuz satarsa “Dünya Barışını” bozmuş olur. Mevzu bu kadar açıktır aslında.

Gelelim ikinci soruya…

Peki bu köydeki halka satılan o şeyleri kim üretecek?

Aslında köylü tükettiği şeyi de kendi üretiyor. Tarlaya ektiği buğdayı yine bu düzeni kuran sistem sahibine satıyor. Sistem sahibi de o buğdayı yine aynı köydeki bir değirmende una çevirip bakkalda yine köylüye satıyor. Eğer bir köylü; “ben kendi ürettiğim buğdayı kendi evimde dibekte döverek un yapar kendim tüketirim.” Derse, bakkal ona tepki gösterip salça ya da yağ satmıyor. Al sana “uluslararası ekonomik yaptırım/ambargo” dedikleri şey…

Sorulara devam ediyoruz.

Köylüler bu düzene topluca başkaldırabilirler mi?

Bu da sistem sahibi tarafında düşünülen ve önlem alınan bir başka alan. Çünkü başkaldırı bilinçlenme ve sisteme ters sorular sormakla mümkün olur. O zaman kendini ve sistemi gerçekten anlayabilir ve bu çarpık düzene tepki gösterirsin. Bu süreci de “eğitim” tetikler. Bu yüzden sistem sahibi o köydeki okulu da kendi kurup sisteme sadık öğretmenler ile sisteme sadık yeni nesiller yetiştiriyor. Dolayısıyla salt gerçeklik yerine sistemin yarattığı gerçekliklere inanan bir toplum yaratmış oluyor. Güvenlik de aynı şekilde sağlanıyor. Köydeki bazı aileleri ve kişileri sisteme tapan ayrıcalıklılar yaparak köydeki düzeni yine köylüler arası rekabeti ve anlaşmazlıkları körükleyerek sürdürüyor.

Bunun gibi daha çok soru sorarak sistemi başka yönlerden de anlayabiliriz ama ben niyetimin anlaşıldığını düşünerek bu sorguyu burada bırakıyorum.

Gelelim şimdi Filistin meselesine…

Bizler bu sistemde maalesef sömürülen tarafta olduğumuz için sistem sahibine kısıtlı imkanlar ile başkaldırmaya çalışıyoruz. Tabi ki de bu başarı olma ihtimali zor bir isyan. Çünkü onların ürettiği kıyafet, yiyecek, eğitim, sağlık, askeri malzeme, ideoloji ile onlara karşı savaş açıp kazanamazsın arkadaşım. Bizlerin ilk önce insanlığı bu köleci düzenden kurtarmak için kendi sistemimizi yaratmamız lazım. Sonra olabildiğince üretim yapmamız ve sistemin sahibi olup sonra da bu sistemi kendi sistemimize çevirmemiz gerekiyor. Yani bu çarpık düzenin yıkılışı yine bu düzende gelişip büyümek ve sistemi ele geçirmekle mümkün.

Eğer böyle bir amacın yoksa bu sistemin attığı tokatlara bağırıp çağırmak ve neticesiz itirazlarda bulunmaktan başka yapacağın şey de yok.

Zulümlere verilen tepkileri eleştirmiyorum, Tabi ki o da çok değerli bir şeydir ama demek istediğim bu zulümleri engelleyebilme gücümüzün olmadığıdır.

Dolayısıyla böyle bir ortamda ve gelecekte maalesef Kudüs bizim sadece üzüntümüz olacaktır!

Emrah Öztürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu